24.5.10

koku

milano benim için hep chloe kokardı, şimdi artık ne zaman duysam o kokuyu, eski sevgili parfümünü duymuşçasına içim cız ediyor...

bazen kendimi gereğinden fazla duyarlı hissediyorum kokulara, tıpkı Patrick Süskind'ın 'Koku' romanındaki genç gibi. İstediği kokuları yaratabilmek için ölümü göze alan ve herşeyin kokusunu alıp ama bi gün kendi kokusunun olmadığını fark ettiğinde başka insanların kokularını sürünmekten çekinmeyen, üst üste giyilmiş penyeler gibi çok karakterli biriydi romandaki..

saman kağıt kokusunu bile sevebilen, kahve kokusuz uyanamayan, her çiçeğin, duvarın, kitabın, şehrin kokusunu hatırlayan, yılları kokulara bölen biri olarak, ancak ve ancak Süskind'in kitabını biraz fantazi biraz trajedi tadıyla okuyabildim.

ne gerek var her mevsim yeni bir kokuya..

21.4.10

bir gün

metro.toplu iğneler ve izleri,bulantı.atölye.karton.yorgunluk.

ah federico...

insanlar çok mu akıllı çok mu salak bilemedim. hiç mi takip etmiyorlar modayı, nasıl bu kadar ünlü bir derginin bu kadar ünlü bir stil danışmanı! italyanın en genç en populer markasını bire bir kopyalayan bir genç tasarımcımızın ürününü yaratıcı bulabilir. hiç mi takip etmiyorlar... sonra da bu ülkede tasarla, tasarla ki takdir gör. maşalah! körler sağırlar..

13.4.10

sanat

Sanat kelimesi 'Art' diye yazılıyor batı dünyasında, edebiyat ise 'literatür', müzik ise yine 'müzik' diye geçiyor. Bizde sanat nerdeyse herşey, her şarkıcı bir sanatçı.. Batılılar güzel ifade ediyor bence de ama sanat ne? Plastik sanatlar evet ama müzik hayır mı..? Aslında bu da olmuyor..Fotoğraf ve sinema, her ikisi de 20.yüzyılı sarsan buluşlar, adı üstünde sanat değil bir buluş ama ne olduda fotoğrafçı sanatçıyla eş değer oldu? Yaratmak, yoktan var etmek tıpkı beste yapar gibi ya da boyalardan resim... 13.yüzyılda ayakkabıcılıkla resim aynı statüdeydi. Sonra Rönesans geldi ve ressam artık hakimle aynı masada yemek yiyecek duruma geldi. 16. yüzyılda dedikleri gibi müzisyenler hep ressam, resimlerde hep müzisyenler. Çok devirler geldi geçti sonra, 21.yüzyıl geldi çoktan. Ayakkabıcılık da bir sanat artık ama bazen bir ressamın ayakkabıcı kadar değeri yok bu Nazım Hikmet'in Abidin Dino'nun yetiştiği topraklarda. Peki ya moda? susma hakkımı kullanıyorum sayın rönesans hakimi.

8.4.10

4.4.10

düşünüyorum

güzel vatanımızın pek çok nadide genç kızı 'tasarım' yeteneklerini evvel zaman içinde oynadıkları barbie bebeklere bağlamaları, saçlarını başlarını kesmelerinin bugün ki başarılarının bir göstergesi olduğunu düşünmeleri tam bir saçmalık. gülünç.

31.3.10

Mies van der Rohe

Mies van der Rohe


“Mimar” yoktur “mimarlar” vardır. Özneler var. Adlarını koymamız gereken insanlar var.
der mimar Uğur Tanyeli. Hep en can alıcı noktalardan yakalayıp, durup iki kere düşünmeme sebep olur. Sanatı bilir, kitabı bilir, Çaykovski'yi bilir, bir binadan bahseder içinde yaşadın sanırsın, sosyalist-populist yaklaşımları bilir, seni altüst eder..Der ki :' Hangimizin Less is More'a göre bir ev düzeni var? Ama less is more diye bir gerçek var.' Gerçekten mümkün değil mi acaba en minimal yerde yaşamak, bir Mies van der Rohe evi sadece hayallerimizi mi süsler? Yaşanılacak mekanlar, oturulacak koltuklar değil midir Rohe'ninkiler.. O zaman Çaykovski de dinlenecek müzik mi değil? İşte bu noktada yine U.Tanyeli diyor ki: 'Bazıları mimarların hac yeri, sadece mimarlar gidiyor, seyrediyorlar. Ama gerçek yaşamın içinde yeri yok, tıpkı pek çok sanat yapıtının yaşamın içinde yeri olmadığı gibi..'
Ama insan alıkoyarmıyor kendini Rohe'yi sevmekten. O'nun mermeri, taşı kullanmasına ve insanların terk ettiği yapayanlız kalmış duvarlar yaratmasına hayran olmama engel olamıyor..