düşünüp uyuyamamak.
geceyi sevip, inat almak gündüzden. hep gece olsa, hiç uyumasam..sessizlik olsa, hep yanlız kalsam ama sen yan odada olsan.
saatleri kırıp, panjurları kapayıp, ışığın olmadığı bir yerde dursak.
zaman hep bu yılda kalsa.
16.11.10
31.10.10
23.9.10
ilham
Genelde ilham aldığım şeyler hep cansız varlıklar ya da hisler, duygular oldu. Son koleksiyonum 'Metabolizm'11'.. Metabolizma akımı aldı beni götürdü, baktıkça hayran kaldım o yıllara ama o akımın öncüsü bir mimara hayran olmadım, durum etkiledi beni ve bir insanın bunu düşünebiliyor olması, yapılan binalar, çeliğin betonun hali, rengi.. Evet insana dair işler yaptım ama kimseden ilham almadım bu yüzden de kimseye ilham kaynağı olmak istemiyorum çünkü insanların ilham diye adlandırdığı sey aslında başka. Yoksa bir tasarımcıdan ilham almak, çalışma şeklini veya tekniği beğenmek, ondan birşeyler öğreniyor olmak güzel, üstüne sen kendinden birşeyler ekliyorsan. Ama eklediğin 1 aldığın 10'sa olmuyor işte...
uzak
Haftalarca ugraştığım, uyanıp uyanıp baktığım, diktiğim, düşündüğüm bir elbisemin nedense tarzına hiç yakışmayacağını önyargıyla düşündüğüm bir yabancıyla uzak uzak, belki de hayatımda hiç ayak basmayacağım topraklara gitmiş olmasına ne hissetmeliyim bilemedim. Onu benim kadar sevmiş midir ya da o şimdi orada daha mutlu edebiyatından hayli uzak sadece şunu diyebilirim : 'gerçekten bir parçam orada...'
13.9.10
Bina
Levent 17. Karayolları Binası80'li yıllarda İstanbul'un ilk uzun binalarından. Hatta modern mimarinin yansıması. Hergün önünden geçtiğim, hep sevdiğim, renklerine, o soğukluğuna ve yalnızlığına hayran olduğum bina. Yanı başına yapılacak dev alışveriş merkezi yakında seni de yutacak. O güne kadar ayırmam gözlerimi üzerinden...
11.9.10
takıntı
kafelerde duran dergilere takıntım var. hepsine dokunasım, uzun uzun okuyasım var. hatta bazı yerlerde duran kitaplara karşı gereksiz bir merak...
10.9.10
tootoo
yes they are..
too many blacks
too many creams
too many holga
higher higher higher every second.
maynn.
too many blacks
too many creams
too many holga
higher higher higher every second.
maynn.
7.9.10
renk
yeni dünyalar bulmalı, yeni yerler görmeli. başka renklerden insanları hoş görebilmeli, renk olabilmeli, tanımalı ve günde en az bir kere sevmeli.
9.6.10
il mio sogno
sogno sarà la verità
presto
il mio sogno, il mio mondo, la mia parola, il mio tocco
e io sarò molto più di me
ora nulla da dire.
Dormo al mio sogno di sempre. da solo!
ni
-
felice con lacrime
presto
il mio sogno, il mio mondo, la mia parola, il mio tocco
e io sarò molto più di me
ora nulla da dire.
Dormo al mio sogno di sempre. da solo!
ni
-
felice con lacrime
6.6.10
Kahkül-ü Müdafa
Bugün çinli bir kızın kahkullerinde kendimi buldum.Tek başına sakin ve oldukça hüzünlü hali onu sevmeme neden oldu gereksiz yere. Neden burdaydı, kime gelmişti, tipik bir Ayasofya gezer turistten uzak çok daha anlamlı bir geliş sebebi var gibiydi. O, garsonu anlamadı garson da onu. Ama birşeyler yedi içti nihayetinde. Aynı dili konuşsa da insan bazen anlatmak çok güç hale geliyor ve zaten artık bazılarına anlatma eyleminde bile bulunmaktan vazgeçiyorum. O kızdan bir farkım yok aslında. Kahkullerinin arkasına sakladıgı gözleri bi konuşsa neler dökülecekmiş gibi. Bir sebebi yok değil var, işte bu yüzden sevdim. Kim ne derse desin yaz da gelse kış da geçse başkaları sıkılda bile yoo ben kahkullerimi çok seviyorum.
24.5.10
koku
milano benim için hep chloe kokardı, şimdi artık ne zaman duysam o kokuyu, eski sevgili parfümünü duymuşçasına içim cız ediyor...
bazen kendimi gereğinden fazla duyarlı hissediyorum kokulara, tıpkı Patrick Süskind'ın 'Koku' romanındaki genç gibi. İstediği kokuları yaratabilmek için ölümü göze alan ve herşeyin kokusunu alıp ama bi gün kendi kokusunun olmadığını fark ettiğinde başka insanların kokularını sürünmekten çekinmeyen, üst üste giyilmiş penyeler gibi çok karakterli biriydi romandaki..
saman kağıt kokusunu bile sevebilen, kahve kokusuz uyanamayan, her çiçeğin, duvarın, kitabın, şehrin kokusunu hatırlayan, yılları kokulara bölen biri olarak, ancak ve ancak Süskind'in kitabını biraz fantazi biraz trajedi tadıyla okuyabildim.
ne gerek var her mevsim yeni bir kokuya..
bazen kendimi gereğinden fazla duyarlı hissediyorum kokulara, tıpkı Patrick Süskind'ın 'Koku' romanındaki genç gibi. İstediği kokuları yaratabilmek için ölümü göze alan ve herşeyin kokusunu alıp ama bi gün kendi kokusunun olmadığını fark ettiğinde başka insanların kokularını sürünmekten çekinmeyen, üst üste giyilmiş penyeler gibi çok karakterli biriydi romandaki..
saman kağıt kokusunu bile sevebilen, kahve kokusuz uyanamayan, her çiçeğin, duvarın, kitabın, şehrin kokusunu hatırlayan, yılları kokulara bölen biri olarak, ancak ve ancak Süskind'in kitabını biraz fantazi biraz trajedi tadıyla okuyabildim.
ne gerek var her mevsim yeni bir kokuya..
21.4.10
ah federico...
insanlar çok mu akıllı çok mu salak bilemedim. hiç mi takip etmiyorlar modayı, nasıl bu kadar ünlü bir derginin bu kadar ünlü bir stil danışmanı! italyanın en genç en populer markasını bire bir kopyalayan bir genç tasarımcımızın ürününü yaratıcı bulabilir. hiç mi takip etmiyorlar... sonra da bu ülkede tasarla, tasarla ki takdir gör. maşalah! körler sağırlar..
13.4.10
sanat
Sanat kelimesi 'Art' diye yazılıyor batı dünyasında, edebiyat ise 'literatür', müzik ise yine 'müzik' diye geçiyor. Bizde sanat nerdeyse herşey, her şarkıcı bir sanatçı.. Batılılar güzel ifade ediyor bence de ama sanat ne? Plastik sanatlar evet ama müzik hayır mı..? Aslında bu da olmuyor..Fotoğraf ve sinema, her ikisi de 20.yüzyılı sarsan buluşlar, adı üstünde sanat değil bir buluş ama ne olduda fotoğrafçı sanatçıyla eş değer oldu? Yaratmak, yoktan var etmek tıpkı beste yapar gibi ya da boyalardan resim... 13.yüzyılda ayakkabıcılıkla resim aynı statüdeydi. Sonra Rönesans geldi ve ressam artık hakimle aynı masada yemek yiyecek duruma geldi. 16. yüzyılda dedikleri gibi müzisyenler hep ressam, resimlerde hep müzisyenler. Çok devirler geldi geçti sonra, 21.yüzyıl geldi çoktan. Ayakkabıcılık da bir sanat artık ama bazen bir ressamın ayakkabıcı kadar değeri yok bu Nazım Hikmet'in Abidin Dino'nun yetiştiği topraklarda. Peki ya moda? susma hakkımı kullanıyorum sayın rönesans hakimi.
8.4.10
4.4.10
düşünüyorum
güzel vatanımızın pek çok nadide genç kızı 'tasarım' yeteneklerini evvel zaman içinde oynadıkları barbie bebeklere bağlamaları, saçlarını başlarını kesmelerinin bugün ki başarılarının bir göstergesi olduğunu düşünmeleri tam bir saçmalık. gülünç.
31.3.10
Mies van der Rohe

Mies van der Rohe“Mimar” yoktur “mimarlar” vardır. Özneler var. Adlarını koymamız gereken insanlar var. der mimar Uğur Tanyeli. Hep en can alıcı noktalardan yakalayıp, durup iki kere düşünmeme sebep olur. Sanatı bilir, kitabı bilir, Çaykovski'yi bilir, bir binadan bahseder içinde yaşadın sanırsın, sosyalist-populist yaklaşımları bilir, seni altüst eder..Der ki :' Hangimizin Less is More'a göre bir ev düzeni var? Ama less is more diye bir gerçek var.' Gerçekten mümkün değil mi acaba en minimal yerde yaşamak, bir Mies van der Rohe evi sadece hayallerimizi mi süsler? Yaşanılacak mekanlar, oturulacak koltuklar değil midir Rohe'ninkiler.. O zaman Çaykovski de dinlenecek müzik mi değil? İşte bu noktada yine U.Tanyeli diyor ki: 'Bazıları mimarların hac yeri, sadece mimarlar gidiyor, seyrediyorlar. Ama gerçek yaşamın içinde yeri yok, tıpkı pek çok sanat yapıtının yaşamın içinde yeri olmadığı gibi..'
Ama insan alıkoyarmıyor kendini Rohe'yi sevmekten. O'nun mermeri, taşı kullanmasına ve insanların terk ettiği yapayanlız kalmış duvarlar yaratmasına hayran olmama engel olamıyor..
27.3.10
25.3.10
en
Hayatımda gördüğüm en iyi film diyebileceğim bir film, duyduğum en iyi şarkı diyebileceğim bir şarkı yok benim. Herşeyin yeri ayrı bende ve hepsi birlikteyken güzel, ayırmaksızın.. En'lerim yok benim galiba, daha düne kadar en sevdiğim renk siyah iken, iki gündür tarifsiz bir yeşil tonunu düşleyebiliyorum. Uğurlu sayım hiç olmadı, 29'u severim ama uğurlu mudur hiç düşünmedim. En'ler yaratmayı sevmiyorum ki normalde çok keskin olmayı seven ben, nedense o kadar düzgün çizgiler çekemiyorum. En güzel günüm, hergünüm. Her haftayı başka türlü yaşıyorum, hergün yeni bir şey öğreniyorum, pek çok kez şaşırıyorum ve çok da canım sıkılıyor bazen, insanları tanıyorum üzülüyorum ama yine de memnun oluyorum hergünün sonunda...
9.3.10
örtü
örtmek.açmak.kavram-ak kargaşası. saklama iç güdüsü, gizemin karşı konulmaz hazzı. neyi örtmek hoşumuza gidiyor, ne gibi görünmek, kim olmak? örtülemek, örtbas etmek.Çok sakinim ve bu güzel bir şey. çok da telaşlıyım içimde, devamlı koşuyorum çünkü yetişmem lazım, acelem var ama bu yazı bir kamuflaj değil asla.
7.3.10
28.2.10
12.2.10
3.2.10
an-i
3 saat boyunca bir form yakalamaya çalışmak ama becerememek ve sonra yere atılan buruşmuş kumaşların iç içe girmiş halini orda öyle sevmek, iğnelemek.. Herşey 'an' meselesi, ani, saniyelik ve sessiz. O geleceği zaman geliyor ve geleceği zamanı iyi biliyor. Ömrümüzün kaçta biri 'an' meselesi. Kesrin neresindeyiz, kim pay, kim payda.. Anlar oluşturuyor bir günü. Bir günün sonunda o günden kaç saat kalıyor akılda, kalan en fazla üç beş an, haftalarda 1-2 gün, aylarda 1-2 hafta ve yılda en çok 3 ay, o da toplasan. Bir ömürde anlardan olmuyor mu o zaman? Kimin 15 yaşından unutamadığı sayısız anısı var? Dedikleri gibi hep film şeritleri geçiyor gözünden insanın. Yakaladığımız anlar yanımıza kar, diğerleri de anca hava boşluğu. Boşluktan düşmek de 'an' meselesi.
29.1.10
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



